Image Hosted by ImageShack.us
Üyeliğiniz sayesinde İslam Portalimiz'in ne kadar geniş bir kitleye hitap ettiğini görmesi gerekenlere göstermek istiyorsanız sadece 5 dakikanızı ayırıp Lütfen Üye Olun!
  • Ana Sayfa
  • Site Haritası
  • Ziyaretçi Defteri!
  • Makale Arşivi
  • Yazarlar ve Kategoriler

    En Güncel 25 Makale

    Dost Siteler

    Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır!

    Ekim 28, 2009 · Kategori: ____Ahmed Sahin

    Müslümanlar arasında çıkacak olan anlaşmazlık ve ihtilafta taraflara düşen ilk görev, Hucurat Suresi'ndeki ayetlerde açık ve net bir şekilde bildirilmiştir:
    -Müminlerden iki taraf arasında bir münakaşa çıkarsa hemen aralarına girerek anlaşmalarını sağlayın, barışı ve itaati toplumda hakim kılın, kardeşliği tesis edin.

    Evet, Rabb'imiz her şeyden önce Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklarda barışı ve itaati emrediyor, anlaşma ve kaynaşmayı sağlama görevimizi hatırlatıyor.

    Efendimiz (sas) Hazretleri de ayetin barış emreden manasını açıklarken:

    -Barış anlaşması, anlaşmaların efendisidir! buyuruyor, her şeyden önce barışı sağlamanın baş görevimiz olduğuna dikkatimizi çekiyor.

    Bu konuda saadet asrında Müslümanlar arasında yaşanmış anlaşmazlıklara baktığımızda tavrımızın ne olması gerektiğini açık ve net bir şekilde tespit edebiliyoruz. Bize örnek olan bu anlaşmazlıklardan birini misal olması için kısaltarak arz etmek istiyorum bugün sizlere. Şöyle ki:

    Medine'de Müslümanlar arasında ayrılık ateşi yakmaya çalışan münafıklardan biri vardı. Bu adamın birlik beraberliği bozucu davranışlarını önlemek isteyen bazı sahabeler:

    -Ya Resulallah! dediler, şu Abdullah bin Übey bin Selül'ün yanına gitsek de birlik beraberliğimizi bozucu beyan ve davranışlardan vazgeçmesi konusunda nasihatlerde bulunsanız...

    Efendimiz (sas) Hazretleri ashabının bu teklifine uyarak merkebine binip yanındakilerle birlikte kırdaki bahçesinde meşgul olan Abdullah bin Übey'in ayağına kadar gitme tevazuu gösterdi. Ancak daha uzaktan Resulullah'ın (sas) geldiğini gören münafıkların başı, tepkisini saygısızca dile getirmekten çekinmeyerek seslendi:

    -Yaklaşma ya Muhammed! Eşeğinin kokusu şimdiden burnumun direğini kıracak hale geldi!.

    Bu saygısız söze karşılık vermekte geç kalmayan Ensar'dan bir zat da:

    -Vallahi dedi, Resulullah'ın eşeğinin kokusu senin kokundan temizdir!.

    İşte bu karşılıklı atışma, bir nasihat konuşmasına fırsat vermeden hemen çatışmaya dönüştü. Resulullah'ın yanındaki sahabelerle Abdullah bin Übey'in yanındaki (kendi kabilesinden olan) Müslümanlar arasında taşlı sopalı kavgaya varan bir dövüşme söz konusu oldu.

    Gariptir ki, Übey bin Selul'ün yanında yer alıp da sahabeye karşı koyanların tümü de inançsız değillerdi. Kabilecilik gayretinden dolayı Abdullah bin Übey'in tarafını tutanlar da vardı.

    İşte böyle iki tarafın da birbirleriyle rahatça konuşmaya fırsat bulamadan münakaşayı mukateleye doğru götürmelerinden sonra, Hucurat Suresi'ndeki bize ölçü veren ayetlerin ikazı geliyor:

    -Müminlerden iki grup münakaşa ve mukateleye yönelirlerse seyirci kalmayıp aralarına girin ve anlaşmayı sağlayıncaya kadar çalışın. Birinci vazifeniz, tartışmayı durdurup barış içinde konuşma ve anlaşmayı sağlamak olsun. Şayet bir taraf haksızlıkta ısrar eder de, anlaşma gayretlerine olumsuz yaklaşır, aksi cevap verirse, artık size düşen, itaati esas alan haklının yanında, isyana yönelen haksızın da karşısında olmak, toplumdaki birlik beraberliği koruma görevinde yerini almaktır!..

    Evet, toplumdaki anlaşmazlıklar karşısında Müslüman'ın takınacağı barış yanlısı birlik beraberliği koruma görevi böyle netleşmiş bulunmaktadır.

    Onun için İslam toplumunda beraberliği sağlayacak istişare ve itaat vardır, ama isyan ve anarşi yoktur. Hemen herkes barış ve kardeşliğin yanında, ayrılık gayrılığın da karşısında yerini alır. Çünkü inandığı kudsi irşat ve ikazlar hep aynı gerçeği seslendirmektedir:

    -Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.


    AHMED ŞAHİN
    Zaman
    27 Ekim 2009, Salı

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    Şefkatin Ateşini Söndürmek

    Eylül 18, 2009 · Kategori: ____Metin Karabasoglu

    RİSALE-İ NUR müellifinin o hayran olunası engin tefekküründe kilit nokta acaba nedir? Bir insan, nasıl olmuştur da, hem insana, hem de kâinata dair bu kadar ince, bu kadar geniş ve bu kadar derin bir tefekkürün sahibi olabilmiştir?

    Ne zaman bu sorunun izini sürsem, cevabın adresi olarak karşıma ‘şefkat’ adlı bir diyarın ismi çıkıyor.

    En başta, “Yirmidördüncü Mektup” adlı enfüsî tefekkür şaheseri, hele ki o risalenin başındaki benim gibilerin sormaya bile korkacağı ama onun cesaretle sorduğu, şefkatin sordurduğu o keskin sorular...

    Aynı iz üzere, “İkinci Şua”daki bahar mevsimindeki mahlukatın az zaman sonra solup ölmelerine dair, Bediüzzaman’ın kendine has Türkçesi’yle ‘yazığıma gidiyordu’ gibi latif bir ifadeyi de taşıyan bahis...

    Eskişehir hapsinde, kendisi idam talebiyle yargılanırken, ‘karşıdaki lise mektebi’nde bir bayram günü eğlenip raks eden genç kızların elli sene sonraki hallerini düşünmekle yaşadığı halet-i ruhiye; kendi haline değil, onlara ağladığı bu durumda, teselli için yanına gelen diğer mahpuslara “Beni bırakınız, gidiniz” deyip gençlerin istikbali ve hele ki ahireti üzerine düşünmesi...

    Meyve Risalesi’nden okuduğumuz üzere, Denizli hapsinden çıkışından hemen sonra, kaldığı Şehir Oteli’nin penceresinden karşıdaki kavak ağacının rüzgârla sallanan yapraklarından güz mevsimine, oradan yine fena ve zevale ve ölümün şefkate dokunmasına, oradan ancak beka, esma-i hüsna ve ahiret hakikatiyle kalbdeki şefkatin şifa bulmasına uzanan bir tefekkür...

    Kendisi Kastamonu’da tarassut altında zor şartlarda yaşamaya mahkum bir ihtiyar iken, İkinci Dünya Savaşı’nın mağdurları yaşlılar, çocuklar ve savaşın darbesini yiyen siviller hakkındaki tefekkürü...

    Risale-i Nur’un kimbilir kaç yerinde, bu dünyayı ‘lezzet mekânı’ bilip zevk ü safâ peşine düşmenin bir şefkat ehli için imkânsız olduğuna; zira, açları, muhtaçları görmenin ondaki şefkati sıfıra indireceğine; buradan da hareketle, dünyayı ‘ücret yeri’ değil ‘hizmet yeri’ bilmenin gereğine dair izahları...

    Yine şefkatinden hizmetini düşünüp hem bu hizmetin selameti hem uğrayacağı hapis ve sair mihnetler yüzünden çoluk çocuğunu mağdur etmeme endişesiyle bir ‘aile hayatı’ kuramadığı için, birkaç çocuk yerine bütün masumları, bütün çocukları kendi evladı bildiğine dair mektupları...

    Böylesi nice bahis, şefkatiyle genişleyen bir kalbin, kâinatı nasıl ‘merkezî nakşını’ rahmetin teşkil ettiği bir halita gibi okur hale geldiğinin; ve nasıl şefkatiyle esma-i hüsna tefekkürünün, marifetullahın zirvelerine ulaştığının habercisidir. Bir bütün olarak Risale-i Nur, şefkatin, insana ne kadar da engin bir marifet imkânı sunduğunu gösterir.

    Çünkü şefkat insanın aczini ve zaafını kâinat kadar büyüterek sorularını melekûta kadar genişletir. Şefkatsiz insan ‘ben’den ibaret bir dünyası vardır. Neye baksa, neyi görse ‘ben’liğiyle bir ilgisi varsa dünyasına alır; bir ilgi göremezse, görmezden gelir, unutur gider. Şefkati ölçüsünde insanın dünyası büyür. Şefkati ölçüsünde, herkesle ve herşeyle alâkadar; onların dertleriyle hemdert, elemleriyle müteellim olur. Bu dertlerin ve elemlerin altından bizzat kendi aklı, kendi gücü ve kendi kalbiyle kalkamadığı için de, Rahmân-ı Rahîm’in dergâh-ı izzetine, O’nun bu kâinatı ve içindeki her bir şeyi yaratışındaki hikmetine ve ahiretin vücuduna uzanan bir tefekkür için yola koyulur.

    Meselâ Haşir Risalesi’nde, ‘haşri isbat’ eden oniki hakikatten dördünde ‘ism-i Rahîm’in zikrinin geçmesi, nitekim meselâ ‘ikinci hakikat’in bâb-ı kerem ve rahmet’ olup ‘Kerîm ve Rahîm isminin cilvesi’ olması bu açıdan manidardır. Keza, ‘beşinci hakikat’in ‘bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediye aleyhissalâtu vesselam’ olup ‘ism-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesi’ olması da...

    Bu bakımdan, Bediüzzaman tasavvuf yoluna göre ‘hem daha kısa, hem daha geniş, hem daha kolay, hem daha derin, hem daha selâmetli’ diye tarif ettiği Risale yolunun ‘acz, fakr, şefkat ve tefekkür’ diye sıralanan dört esasının da en esaslısıdır şefkat. Çünkü insan şefkatiyle aczini ve fakrını nihayet noktada anlar; ve mutlak anlamda fakîr olduğunu anladığı için de, âlemler Rabbinin Samediyetini mutlak surette kavrar. Şefkatin derinleştirdiği ve genişlettiği bir acz ve fakr haliyle, bütün kâinatı içindeki bütün mahlukatıyla kuşatan bir tefekkür üzerinden dergâh-ı ilâhîye yönelir.

    Bunun böyle olduğunu, Risale-i Nur’un her tarafına yayılmış tefekkürün ‘başlangıç noktası’na baktığımda ekseriya ‘şefkat’in sevkini görmekle bilirdim de, şefkat ile marifetullah arasındaki bu birebir ilişkinin Bediüzzaman tarafından doğrudan, çok açık bir surette tarif edildiğini daha önce fark etmemiştim.

    Mesnevî-i Nuriye satırları arasında dolaşırken ‘şefkat’e dair şu bahsi okuyunca, bu yüzden, tanıdığım ama tanışamadığım bir dostla karşılaşmış gibi oldum. “Hubâb” risalesinde yer alan bu kısa bahiste, şöyle diyordu Bediüzzaman:

    “Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zinetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek, ‘marifetullah’tan başka birşey var mıdır?”

    Bediüzzaman, şefkatin yürekleri yakıcı ‘ateşi’ni marifetullah yolunda engin bir yolculuğun ‘yakıtı’ kılan derin tefekkürüyle, marifet-i ilâhî yolunda ilerlemek isteyen herkese bir büyük ders veriyor.

    Herkese...

    Özellikle de, şefkat cihetiyle ‘az gelişmiş’liğini çok bilmiş ‘rasyonel’ izahlarla örtmeye çalışan zamanelere...

    18/09/2009
    www.karakalem.net
    Metin Karabaşoğlu

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    Oruç Kur’ân içindir

    Eylül 8, 2009 · Kategori: ____Metin Karabasoglu

    RAMAZAN’IN HENÜZ gelmemişse de gölgesinin üzerimize düştüğü zamandan itibaren, her sene, Bakara sûresinin 185. âyetini tekrarlamaya başlar dilim. Bu hal, Ramazan boyu devam eder. Yolda, beride, otururken bu âyeti terennüm eder halde bulurum kendimi. Ramazan ortamında bu âyeti hatırlamanın, bu âyetle düşünmenin ruhuma huzur, kalbime sevinç yerleştiren bir tarafı vardır.

    Bu âyet, oruca dair üç âyetin üçüncüsü olarak, bir belagat incisidir aynı zamanda.

    İlgili âyetlerin ilki, ‘iman edenler’ olarak ‘bizden öncekilere farz kılındığı gibi, bize de orucun farz kılındığını’ bildirirken, ikincisi bu orucun miktarının ve zamanının müphem ve mutlak bırakılmadığını, belirli bir zamanda belirli bir gün sayısınca orucun bize farz kılındığını bildirmektedir. İki âyet de, verdikleri bu mesajla, bir büyük hakikat dersini taşırlar dünyamıza.

    Orucun ‘bizden öncekilere’ de farz kılınmış olmasıyla, hele ki ilgili âyetin son cümlesinde ‘ola ki takvâya erersiniz (ola ki korunursunuz)’ kaydını düşüyor olmasıyla anlarız ki, insan oruç ile kemalini bulur, oruç ile kâmilen insan olur. Hakikat-ı halde, namaz başta olmak üzere bütün ibadetler; bütün emir ve yasaklar insanın kemalini bulması, âlemler Rabbinin bir insan olarak onu yaratışındaki sırrı tahakkuk ettirmesi, ona verilmiş bütün cihazları maksad-ı aslîsi için çalıştırıp menzil-i maksûduna terakki ettirmesi içindir zaten. İşte, insan için ‘oruçsuz’ bir kemal yolculuğu mümkün olmadığı içindir ki, âlemlerin Rabbi, önceki ümmetlere orucu farz kıldığı gibi, Hâtemü’l-enbiyanın ümmetine de orucu farz kılmıştır.

    İkinci âyetin, oruç için ‘sayılı günler’ takdir etmesi de manidardır. Çünkü insan, mutlak ve müphem kalan bir hususta, velev ki bu husus âlemler Rabbinin bir emriyle ilgili olsun, kaypaklığa ve erteleyici olmaya meyleder. Oruç ona farz kılınmış bile olsa, vakti ve miktarı belirli değilse, bugün değil yarın, yarın değil ertesi gün, bu ay değil gelecek ay, yazın değil kışın derken, nefsin zoruna giden her ibadette geçerli olduğu gibi, koca bir seneyi pekâlâ oruçsuz geçirip gidebilir. Oysa âlemlerin Rabbi, oruç için bir vakit tayin ve takdir etmektedir. “Oruç tutun” genel emri, böylece, yıl içinde belirli bir vakte tahsis edilerek, erteleyici ve kaypak nefsin kaçamaklarının önü baştan kesilmektedir. Ayrıca, oruç için belirli bir vaktin tayin edilmesiyle, mü’minlere ‘ferd’ olmaktan öte ‘ümmet’ olduklarını hatırlama imkânı da verilmektedir. Orucun vakti tayin edilmemiş olsa, bu belirsizlikten dolayı erteleye erteleye yılı oruçsuz geçirenler olabileceği gibi; yılı oruçla geçirenler de, oruçlarını yılın farklı aylarına yayacakları için, yeryüzünün hangi tarafında yaşıyor olurlarsa olsunlar bütün mü’minlerin bütün yeryüzünü âdeta bir mescid, bir mâbed haline getirmeleri sırrı tahakkuk etmeyecektir. Halbuki belirli bir vakte tahsis edilmiş oruç, ırk, cinsiyet, toprak, milliyet, devlet kalıpları içerisinde belki birbirlerine uzak düşmüş, hakikat-ı halde ‘ancak kardeş’ olmasına karşılık birbirine yabancılaşmış bütün mü’minlere içinde gaflete düştükleri bütün daha alt düzeydeki ‘toplumsallıkları’ aşıp yeryüzünde beraberce ‘halife-i arz’ olma, bütün fikrî, hissî ve fiilî sınırların ötesinde ve üstünde ‘ümmet olma’ şuurunu bilfiil hissettirecektir.

    İşte böylesi çok sırlar ve hikmetler yüklü iki oruç âyetinin ardından gelen üçüncü âyet, bir açıdan iki âyetin verdiği mesajı buluşturur, bir açıdan da bu mesajı daha üst bir mertebeye taşır ve daha geniş bir daireye doğru genişletir.

    Gelen bu üçüncü âyet, daha öncekilere olduğu gibi Hâtemü’l-enbiya’nın ümmetine de farz kılınan orucun ‘sayılı günler’inin vaktini ‘Ramazan ayı’ olarak belirler: “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidâyet delillerini taşıyan, hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse, orucunu tutsun...” (bkz. Bakara sûresi, âyet: 185)

    Bu âyetle, açıkça öğreniriz ki, farz kılınan orucun vakti, Ramazan ayıdır. Aylar içinde Ramazan’ın orucun vakti olarak seçilmesi ise, âyetin daha en baştaki Ramazan’a dair tarifinden öğrenildiği üzere, Kur’ân bu ayda indirildiği içindir. Demek ki, oruç ile Ramazan ilişkisinin merkezinde Kur’ân vardır. Kur’ân Ramazan ayında indirildiği için âlemlerin Rabbi Ramazan’da orucu emretmektedir.

    Bu ise ilk âyetin ders verdiği ‘insanın kâmilen insan olabilmesi’ için orucun vazgeçilmezliği sırrı ile bir arada düşünüldüğünde, son âyetin Kur’ân’la ilgili tariflerinden de anlaşıldığı üzere, şu gerçek çıkar karşımıza: İnsan, ancak Kur’ân’a kulak vermekle kâmilen insan olur. İnsanın Kur’ân’ı gereğince anlayacak bir kıvama kavuşması ancak oruçla mümkün olduğu için, âlemlerin Rabbi Kur’ân’ın indirildiği ayda insana orucu emretmiştir ki, aklı, ruhu, kalbi Kur’ân’ı anlamaya açık; fikriyatı ve hissiyatı Kur’ân’la hemhal olmaya hazır olsun.

    Yani, oruca asıl değerini, bizi Rabbimizin kitabına ve hitabına hazır hale getirmesi veriyor. İnsan, asıl, Kur’ân’la kıymetleniyor; ve insanın Kur’ân hazinesinden hakikat incileriyle kıymetlenir hale gelmesi gibi, âlemlerin Rabbi ona orucu emrediyor.

    01/09/2009
    www.karakalem.net
    Metin Karabaşoğlu

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    Dini Filmler

    August 10, 2009 · Kategori: Videolar _Yeni_

    Dini Film Sayısı: 42

    Sayfalar :
     İlk   1    2  Sonraki  Son  

    Issız Kule Habbabe Sultan Dini FilmIssız Kule Habbabe Sultan Dini Film

    İzlenme: 2055

    Tarih: 20/06/2009
    Bişri Hafi FilmiBişri Hafi Filmi

    İzlenme: 9092

    Tarih: 09/02/2009
    Filistin Ağlıyor Duyarlı OlalımFilistin Ağlıyor Duyarlı Olalım

    İzlenme: 7223

    Tarih: 13/01/2009
    Yalnız Değilsiniz Dini FilmYalnız Değilsiniz Dini Film

    İzlenme: 12802

    Tarih: 23/12/2008
    Çöl Aslanı - Ömer Muhtar Dini FilmÇöl Aslanı - Ömer Muhtar Dini Film

    İzlenme: 13124

    Tarih: 23/12/2008
    Zehranın Gözleri Dini FilmZehranın Gözleri Dini Film

    İzlenme: 10185

    Tarih: 23/12/2008

    Hz Ebubekir BelgeseliHz Ebubekir Belgeseli

    İzlenme: 4794

    Tarih: 06/12/2008
    Mal ve Para Sevgisi Dini FilmMal ve Para Sevgisi Dini Film

    İzlenme: 7432

    Tarih: 24/11/2008
    Beş Vakit - Dini FilmBeş Vakit - Dini Film

    İzlenme: 12894

    Tarih: 19/10/2008
    Kuranı Kerim ÖğreniyorumKuranı Kerim Öğreniyorum

    İzlenme: 8250

    Tarih: 19/10/2008
    Veysel Karani - Dini FilmVeysel Karani - Dini Film

    İzlenme: 13002

    Tarih: 19/10/2008
    Hz İbrahim - Dini FilmHz İbrahim - Dini Film

    İzlenme: 34302

    Tarih: 19/10/2008

    Hz Rabia - Dini FilmHz Rabia - Dini Film

    İzlenme: 9675

    Tarih: 19/10/2008
    Yürek Dede - Dini FilmYürek Dede - Dini Film

    İzlenme: 6250

    Tarih: 19/10/2008
    İmam-ı Gazali - Uzletİmam-ı Gazali - Uzlet

    İzlenme: 3628

    Tarih: 19/10/2008
    İmam-ı Gazali - Allah Dostlarıİmam-ı Gazali - Allah Dostları

    İzlenme: 4399

    Tarih: 19/10/2008
    İmam-ı Gazali - Ey Nefsimİmam-ı Gazali - Ey Nefsim

    İzlenme: 4320

    Tarih: 19/10/2008
    İmam-ı Gazali - Helal ve Haramİmam-ı Gazali - Helal ve Haram

    İzlenme: 3489

    Tarih: 19/10/2008
    İmam-ı Gazali - Dinle Ey Ali İlahiİmam-ı Gazali - Dinle Ey Ali İlahi

    İzlenme: 3424

    Tarih: 19/10/2008
    İmam-ı Gazali - Kabirden Mektup Varİmam-ı Gazali - Kabirden Mektup Var

    İzlenme: 5472

    Tarih: 19/10/2008
    Şeytanın Hileleri - Yusuf Ziya Özkan FilmiŞeytanın Hileleri - Yusuf Ziya Özkan Filmi

    İzlenme: 15056

    Tarih: 11/10/2008
    Ey Oğul Imami Gazali FilmiEy Oğul Imami Gazali Filmi

    İzlenme: 4457

    Tarih: 11/10/2008
    Mizan ve Cehennem Azabı - Imam Gazali FilmiMizan ve Cehennem Azabı - Imam Gazali Filmi

    İzlenme: 7360

    Tarih: 11/10/2008
    İki Şehir Mekke ve Medine Filmiİki Şehir Mekke ve Medine Filmi

    İzlenme: 9938

    Tarih: 11/10/2008

    Dini Film Sayısı: 42

    Sayfalar :
     İlk   1    2  Sonraki  Son 

    Kalıcı Bağlantı

    "Sevdiğinden Harcamadıkça Hayra Erişemezsin!"

    August 9, 2009 · Kategori: ____Senai Demirci

    Diyelim ki, birr'e yani hayra, yani sonsuz güzelliğe, kesintisiz mutluluğa erişmek istiyorsun. Niye erişmek istemeyesin? Öyleyse, sevdiklerinden vereceksin. Bedeli buysa sonsuz güzelliğin, lekesiz sevincin, her şeyi yanında bulduğun mutluluğun niye vermeyesin?

    Neleri vereceksin? Neyi vermeye başlayarak çıkacaksın yola? Hangi sevdiğini koparacaksın kendinden? İlk elinden çıkaracağın, ilk harcayacağın hangisi olmalı? En iyisi bir liste yapmalısın. Sevdiklerinin listesi! E, hadi öyleyse.

    Biliyorum, canını seviyorsun en çok. En başa yaz. Sonra? Gözlerini gözden çıkarmaya var mısın? Nazlanma, yaz listeye. Varsa, evini de yaz. Saçlarını seviyorsan, onları başında görmekle sevinecek birisi vardır mutlaka. Tel tel saçlarını da ekle listeye. Ellerini de yaz; bir gün olsun senin elinle tutmaya, senin gibi kavramayı özleyen elsizler var. Ayaksızlar da var, sonra! Ayaklarını yaz, koşmayı rüyalarında gören çocuklara vermelisin. Kim bilir nasıl da bayram edecekler senin gibi topa vurdular diye. Hazır ayaklarını yazmışken, yanına ayakkabılarını da tutuştur. Eskittiklerini de, eskiteceklerini de çıkar ayağından. Az kalsın unutuyordum, tabii ya, aklımı seveyim! Aklını da yaz. Seninki gibi aklı başında olsa, itibar görecek, sevinecek, sevindirecek, sevildiğini bilecek o kadar çok zihin akıl fukarası var ki?

    Biliyorum, çok seviyorsun, sakın bunu da listeye koymamı isteme diyorsun. Ama ayet gayet ciddi! Sevdiklerinden vereceksin! Sevdiklerinden ne kadar çok verirsen, hele de çok sevdiklerinden verirsen, hayr'a giden yol kısalıyor. Tut ki, nefesini de yazdık listeye. Rahat bir nefes almaya hasret, nefese daralmış öyle hastalar var ki. Bir saatliğine tut nefesini onlara ver. Atıversinler oksijen maskelerini. Bayram etsin göğüs kasları. Bence, yüzünü de yazmalısın listeye. Madem ki her gün aynalarda seyrederek, kırışıklıklarını aldırarak, lekelerini temizleyerek sevdiğini gösteriyorsun; sevdiklerinin listesine koy yüzünü. Senin yüzünle dolaşmayı özlemiş yüzü yanıklar, suratı dağılmışlar vardır, kesin. Senin yüzünle görününce alacağı selamların, hak edeceği tebessümlerin açlığını çeken, senin yüzün suyu hürmetine gördüğün ikramları özleyen 'yüzsüz'ler de vardır bir yerlerde.

    Başka neleri seviyorsun? Pencereden bakmayı seviyorsun; masmavi denizi, uçsuz bucaksız göğü de seviyor olmalısın. Hemen listeye yaz, göğü de ver bulutlarıyla. Denizleri, boğazları, nehirleri, içindeki balıkları tutabilme ihtimalini, dibindeki incileri boynuna takma imkânını da bağışla hemen. Çok sevdiğin şehrini niye esirgiyorsun? Yoksa sevmiyor musun? Kaldırımlarında insanların korkusuzca dolaşamadığı, duraklarında kalabalıkların olmadığı, vitrinlerinde seyretmeye değer güzelliklerin bulunmadığı şehir sakinlerine de şöyle güzel bir İstanbul vermek istemez miydin? Başladık bari bitirelim. Listeye yazdıklarının hepsi kesinlikle sevdiklerin olmalı. Son satırına geldiğinde, aklına sevdiğin ne geliyorsa, hepsi listenin içinde olmalı. Bundan sonra aklına ne gelirse, sevmediğin olmalı. Listenin tamam olduğunu ancak böyle anlarsın.

    Şimdi gelelim ikinci listeye, kimlere vereceksin bu çok sevdiklerini. İnfakını kimler öncelikle hak ediyor? Sevdiklerinin en başına koyduğun canını, her halde en çok sevdiğine, en çok sevindirmek istediğine vermek istersin. Kim o? Sen daha iyi bilirsin. Yaz! Peki ya, 'gözde'lerin iki gözün, el üstünde tuttuğun iki elin kimlere gitsin? Her kimse bu talihli, listeye onu da ekle. Yüzünü kime vermeyi düşünürdün? Yüzünü kim hak ediyor en çok? Kim senin yüzünle göründüğünde tanıdık gelir herkese? Kim senin yüzünü giyindiğinde en çok sevinir, en çok sevilir? Kim tuhaf buluyorsa senin suratını, senin yüzünle görünmekten çekiniyorsa, ona yüzünü vermemelisin. Yüzünü en çok seveni tahmin et ve yaz! Nefesini kimlere vermek istersin? Nefessiz kalmana değecek biri var mı listende? Hiç olmazsa, nefes darlığını ferah nefeslerinle takas edeceğin birilerini koy listeye.

    Şimdi, vermekte en zorlanacağın en sevdiğini yazmaya hazırlan: Çok sevdiğin çocuklarını kime vermeyi tercih ederdin? Onlara senin kadar analık ya da babalık yapacak birini tanıyor musun? Çocuklarının onun çocuğu olmakla en çok memnun kalacakları, üzülmeyecekleri, ağlamayacakları birisi geliyor mu aklına? Aklını kime vereceksin? O güzelim aklının dediklerini en çok kim beğenir, en çok kim senin aklına güvenir? Aklını doğduğuna pişman etmeyecek kimi tanıyorsun? Çok sevdiğin gökyüzünü kimin üzerinde yükseltmek isterdin? Sokağı seyrettiğin, gün batımını beklediğin, kuş cıvıltılarını dinlediğin, rüzgâra yanağını verdiğin, önünü çiçeklerle süslediğin pencere önünü kime terk etmeyi düşünüyorsun? Yoksa, seviyorum ama vermiyorum mu diyeceksin? Yaz! Güneşi her sabah tap taze penceresine getirmeye lâyık gördüklerinin en başında kim gelir? Yıldızları, ovaları, denizleri, ırmakları, kuş cıvıltılarını en çok kime yakıştırıyorsan ona vermeye hazırlan. Onun da adını yaz listeye. İstanbul'u en çok infak etmek istediğin kişi her kimse, martılarından Boğaz'ına kadar, camilerinden Kızkulesi'ne kadar, her semtinin her taşının hakkını vermeli. Duraklarında otobüs beklemesini bile sevsin, trafiğinin uğultusunu bile özlesin. Lalelerini tek tek sevmeye, vapurlarında sabah vakti, ikindi vakti, gün batımında, geceleri bile çay içmeye vakit ayırsın. Kimse o, hemen yaz!

    Bu ikinci liste de tamamlandığında, en çok sevdiklerin en başta, en az sevdiklerin en sonda olmak üzere, herkes olsun içinde. Öyle ki, biri geldiğinde aklına, yine listenin içinde bulasın. Sevindirmediğin kimse kalmasın. İhtiyacını gözetmediğin hiç kimse/hiçbir şey liste dışı olmasın. Hatta, ekmek kırıntısı atmak istediğin kuşlar da orada olsun. Okşayarak sevindirebileceğini düşündüğün kedilerin hepsi listede olsun. Hiç tanımadığın, tanısan belki hiç sevmeyeceğin, sevsen belki yeterince ilgilenemeyeceğin milyarlarca insanın muhtaç olduğu nefesleri, vazgeçemedikleri keyiflerini, üzerine titredikleri huzurlarını da sen veriyor olasın. Ellerini bir sevdiğini yitiren her insanın omzuna koyacak halde hazır bekletmelisin.

    Bence birlikte pes edelim. Ne verileceklerin listesini bitirebilirsin, ne vereceğin kişilerin sonunu getirebilirsin. İlgilendiğin her şeye ve herkese verilecek bir şeyin olmalı. Kimseyi es geçmeye hakkın yok. Kanadını kırık bildiğin her kuştan sorumlu biliyorsun kendini. Ona da verecek bir şey olmalı sende. Yetim kalmış her çocuğa bir anne ve baba borçlusun aslında. Yürünmemiş yolların bile, uğranmamış dağların bile alacağı vardır senden. Hatta hiç sevmediklerine hiç sevmediğin şeyleri vermek için bile listeye yeni maddeler ekleyeceksin. Firavun'a hiç sevmezsin diyelim, ama ona cehennemi vermek senin de istediğin. Zalimlere verilecek bir şeyin yok sanırsın; oysa zalimlere yaptıklarının cezası verilmezse sevinemezsin. Öyleyse, sevmediklerine bile sevmediğin şeylerin verilmesiyle seviniyorsun. Senin yapmayı sevmediğin işleri severek yapanların olması sevimli değil mi? Şimdi her iki listeye sevmediklerini de eklemelisin.

    İhtimal ki, şu anda elinden kalemi bıraktın, vazgeçiyorsun liste yapmaktan.

    Verilecekler listesini tek maddeye indiriyorsun: her şey.

    Verilecekleri vermeyi düşündüklerinin listesi de buna benziyor: başta 'ben' olmak üzere herkes, her şey.

    Şimdi kim verecek her şeyi herkese ve her şeye.

    Sen değilsin bu. Ben hiç değilim. Yapmaya kalksa mutlaka unuttukları olur, mutlaka ihmal ettikleri çıkar, mutlaka çaresiz bıraktıkları olur, mutlaka aç susuz ve tesellisiz bıraktıkları olur.

    Kim olsun 'Veren'?

    Sana senin kimseye vermek istemeyeceğin kadar sevdiklerini veren kim? Çok sevdiğin canını en sevdiğin kişiye, yani sana, veren kim? Çok sevdiğin çocuklarını tam da onların anne ve baba olarak sevdikleri, en uygun kişiye, sana veren kim? Beğendiğin aklını en çok beğenecek kişiye, sana, veren kim? Senin en sevdiklerini sana en sevdiklerin olarak veren kim?

    Herkese ve her şeye senin vermek isteyip de veremeyeceğini veren kim? Çocukların hepsine sen tanımasan da sevdikleri anne babaları veren kim? Ana babaların hepsine tam kendilerince sevdikleri, içlerini ısındıran evlatları veren kim?

    Sevmediklerine bile sevmediğin cehennemi veren kim?

    'Ben değil O' diyorsan, 'birr'i buldun.

    'Verirse sadece O verir, başka kimse değil!' dediysen, 'hayr'a ulaştın.

    Listelerdeki her şeyden vazgeçtin, herkesi unuttun; Allah'ı buldun.

    Senai Demirci-9 Ağustos 2009, Pazar
    karakalem.net

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!